Katılım Bankaları ve Mevzuat

Gelişen küresel yapının içerisinde ihtiyaç olarak ortaya dünya üzerinde İslami Bankacılık, Türkiye’de ise Katılım Bankacılığı olarak bilinen İslami Finans sistemi ortaya çıkmıştır. Modern anlamdaki faizsiz bankacılık ihtiyacı öncelikle 20 yy. da Müslüman nüfusun yaşadığı Arap ve İslam ülkelerinde uygulanmaya başlamıştır. Hatırlanacağı gibi, yüzyılın ilk yarısında, dünya iki büyük savaş geçirmiş ve büyük yıkıma maruz kalmıştır.


Savaş sonrası yıkımın ortadan kaldırılması ve iktisadi kalkınma çabaları için ülkeler yoğun bir döneme girmişlerdir. Bu yüzyılda, siyasi bağımsızlık kazanan birçok İslam ülkesinin ilim adamı da Batı’daki gibi iktisadi kalkınma yolunda arayışlara girmiştir. Bunu yaparken de faizin İslam dininde yasaklanmış olması, İslam ülkelerindeki fonların finans sistemi dışında tutulması veya rasyonel olmayan alanlara yatırılması, bu fonların iktisadi kalkınma yolunda rasyonel olarak harekete geçirilmesi düşüncesi temel motivasyonları olmuştur.


Katılım Bankaları, ekonomiye kazandırılan tasarrufların ülkelerin refahı ve gelişimi açısından dış kaynaklardan ihtiyaç duymuş olduğu sermaye ihtiyacını azaltmıştır. Faaliyetlerinin en başında temel bankacılık hizmetlerine açık olan bu bankalar zaman içerisinde müşterilerinin ihtiyaçları doğrultusunda ürün ve hizmet yelpazesini genişletmiş ve pazar payını sadece Müslüman kesim içerisinde değil, tüm dünyada başarısını ve değerini göstermiştir. Ancak bütün bunlara rağmen İslami bankacılık, konvansiyonel bankalara karşı tam olarak rekabet edecek düzeye gelememiştir. Birçok hukuki, ahlaki, sosyal ve teknik sorunlarla başetmek zorunda kalmıştır.


İslami varlıklarda küresel çapta bir artış yaşanmasına rağmen, sistem altyapısı ile ilgili sorunlar da sık sık dile getirilmiştir. Daha açık bir ifadeyle İslami finansın gelişimi birtakım altyapı unsurlarının hazır olmasına bağlıdır. İlk olarak markalaşma, ürün derinliği, finansal okur-yazarlık, şeffaflık, likidite yönetimi, düzenleme sorunları, vergilendirme, yetenekli çalışanlara ulaşabilirlik, ikincil piyasaların geliştirilmesi ve bankalar arası mekanizmaların geliştirilmesi gerekir. Böylece İslami finansın potansiyel gelişimini de ciddi şekilde etkileyecektir.


Türkiye’de İslami bankacılık faaliyetleri, bir KHK ile 1983 yılında Özel Finans Kurumları ile başlamıştır. Görüşlere göre geçmişte otoritelerin, bankacılık sektörüne bakış açıları, katılım bankalarının gelişmesini etkileyen faktörlerden bir tanesidir. Uzun yıllar sektör, birtakım siyasi dirençle karşılaşmıştır. Merkez bankasının birtakım kısıtlayıcı uygulamaları söz konusu olmuştur. Örneğin bir dönem özel finans kurumları, uygulanan munzam karşılıklar, vergilendirme, KDV yükümlülükleri gibi çeşitli etkenler sebebiyle aracılık maliyetleri açısından dezavantajlı durumda kalmıştır.


Mevduat bankalarına sağlanan mevduat güvencelerinin özel finans kurumlarına sağlanmaması, bir sigorta fonunun olmaması da mevduat toplama kanadında ciddi sıkıntılar yaşanmasına sebep olmuştur. Yeni şube açma, yeni lisans alma konularında mevzuatla ilgili düzenleme sorunları yaşanmıştır. Ayrıca 1999 yılına kadar Özel finans kurumlarının bankacılık yasasına tâbi tutulmaması, dış yatırımcılar nezdinde sistemin güvenilebilirliği konusunda ciddi şüpheler uyandırmıştır. Oysa devletin bu alana vereceği destek, dış yatırımcılar açısından güven sağlayıcı bir durumdur. Ancak devletin bu alandaki ilk adımı ise, neredeyse 30 yıllık bir süreden sonra meydana gelmiştir. 


Katılım bankalarıyla ilgili yaşanan tartışmalar, geleneksel literatürü kullanmaları, işleyiş açısından mevduat bankaları ile aynı kanuna tabî olmaları ve meşruiyeti sağlayacak prosedürlerin yasal olarak mümkün olmamasından kaynaklanmıştır. Kabul etmek gerekir ki İslami bankacılık, değer hükümlerinden de arınmış bir sistem değildir ve işin başından sonuna kadar birtakım dini prensiplere uygunluk gerektirir.


Kendilerini “İslami” olarak nitelendirecek kurumların, sadece sözde değil yazılı olarak da işleyişini bu prensiplere göre düzenlemeleri ve uygulamanın bu yönde geliştirilmesi gerekir. Mevcut kanunlar çerçevesinde bu mümkün değildir. Dolayısıyla katılım bankalarının işleyişini düzenleyen müstakil bir kanunun hazırlanması gerekmektedir. Bu kanunla katılım bankalarının kendine has işlem ve prosedürlerinin teoriye uygun olarak tanımlanması ve bu alanda yapılacak denetimlere ilişkin esasların belirlenmesi gerekmektedir.


Umulur ki ilerleyen vakitlerde sistemdeki sorunlara çözümler bulunarak geleneksel bankalara kıyasla daha hızlı bir büyüme trendi gerçekleştirilir. Gerçekleştirilen bu çözümlerle birlikte yine en büyük sorunların başında gelen “güven” konusunun da  ele alınması sektörün hem Türkiye’de hem de diğer dünya ülkelerinde finansal sistem içerisindeki paylarının artmasını sağlayacaktır.

Saliha ŞAHİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir